![]()
Üzdün Beni
Kul ettin bugün beni kendine
Hani haber verecektin gittiğinde
Ölümle yaşam arası savaştım
Kaygıları korkuya kattım saatlerce.
Biliyordun korkularımı, üzmesinler istiyordum seni
Dile düşürmesinler, sakız yapmasınlar
istiyordum pis kokuşmuş o tükürük saçan ağızlarına..
Ölümü yaşadım bugün saatlerin tokmaklarında
Oysa ben seni sen olduğun için
anandan doğduğun gibi bilerek sevdim.
Bilirsin peşinden koşanlar gibi sevgili değilim
Ben yürekten bağlanan candan sevenlerdenim
Seni hesapsız çıkarsız, artısız eksisiz sevdim
Bölmedim çarpmadım, metepolize etmedim
Anandan doğduğun gibi bilerek sevdim.
Hani haber verecektin gittiğinde..!
Dedi kodu kurbanı olma, onuruna dokundurma,
Kurda kuşa yen olma demiştim,
Biliyorsun herkes kıskanır başarını,
Sevdalılarına gıpta eder, sana göz değer
Nazar ederler demiştim.
Kaygılarımı korkuya kattım saatlerce.
Dost oldu geceler sabahın ışıklarında
Özlemim kaygılarla buluştu kara basan oldu hasretim
Saniyeler yarışa girdi kalp atışlarımla
Biliyordun kaygı dolu korkularımı.
Neden haber vermedin?
Oysa ben peşinden koşan pervasız sevdalılardan değildim
Seni ben sen olduğun,
anandan doğduğun gibi bilerek sevdim.
Sevme dersen onu isteme benden,ama git dersen giderim.
Unut dersen onu da isteme ama istersen ölüme giderim.

http://www.sedatpeker.com/galeriler.php?id=23.
"Bu günlerde İstanbul Sinemalarında Oynayan Bir Fransız Filmi var, Adı : Kurtların Kardeşliği. Konusu kısaca şöyle: 18. yüzyıl Fransa'sında. Bir Fransız Şövalyesi ve Amerika'dan gelme Kızıldirili arkadaşı, kral tarafından özel bir göreve yollanır. Fransa'nın Gevaudan bölgesinde yüzlerce insan, bilinmeyen bir yaratık tarafından vahşice öldürülmektedir. O bölgede bütün bu cinayetleri kurtların yaptığı zannıyla sürekli kurt sürüleri takip edilerek yok edilmekte her gün kurt katliamı yapılmaktadır. Cinayetlerin sorumlusunu bulmak üzere yola çıkan ikili, Kızılderili vasıtası ile, kurtlarla bir nevi diyoloğa geçerler Kızılderili kendisinin de kurt soyundan geldiğine inandığından kurtların kardeşliğini yaşatır ve bir bozkurt'un öncülüğünde asıl canavar bulunup yok edilir. Bölge barışa kavuşur. Yani Kurtlar kardeş olduklarını hatırlayınca katliam ve zulüm biter."
Yeni Dünya Düzeninde Aktör Ülkeler
Rusya:
SSCB'nin 1990'larda dağılması ile beraber milletlerarası makro Politikaların adı kondu "Yeni Dünya Düzeni".. Rusya'daki Dağılma çok ciddi boyutlarda idi. İlk önce SSCB'nin batısındaki Baltık ülkeleri de denilen Estonya,.Letonya ve Litvanya, ardından, Ukrayna ve Belarus’da denilen Beyaz. Rusya sonra da, doğusundaki Orta Asya ve Kafkas ülkeleri denilen. Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Özbekistan, Kazakistan,.Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan birer birer bağımsızlığını. ilân etti Ayrıca SSCB'nin peyki sayılan Polonya, Macaristan, Çek. Cumhuriyeti, Slovak ya ve Bulgaristan'da da Komünist Partiler, SSCB. Komünist Partisinden bağımsızlıklarını ilan ederek demir perde gerisi ülke tanımlamasından uzaklaşmak istediklerini ilan ettiler.
Yeni bağımsız devletler, içinde bulundukları siyasi dönüşüm. sürecinde, komünist yapılanmadan uzaklaşma arayışlarına girerken,.kendi milli kadrolarını, sembollerini ve tarihlerini keşfetmenin heyecanına büründüler.
Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte 'Adriyatik'ten Çin. Seddi'ne bir güç boşluğu ve istikrarsızlık bölgesi oluştu. Bu istikrarsız bölgenin kalbinde, dengesini muhafaza edebilen tek. ülke olarak Türkiye kaldı.
Amerika:
Amerika cephesinden durum farklı idi:
ABD'nin Soğuk Savaş dönemi dış politikasını üç ana gurupta toplayabiliriz:
1-Ortadoğu'da. Sovyetlerin egemen olması ve askeri hesaplaşma"dan duyulan korku,
2- Petrole ulaşma.
3- İsrail' in güvenliği, gibi üç temel bileşene sahip, ulusal çıkarların. korunması olarak özetlenmektedir.
Öncelikle Sovyetlerin, komünist olmayan ve. batı medeniyetine dahil olmak isteyen Türkiye tarafından çevrelenmesi, komünist ideolojinin yaygınlaşmasını engellemişti. Amerika ve diğer batılı ülkelerin. hayati zorunlulukları olan petrol ve diğer doğal kaynaklara sahip bölgenin kontrolü ile bölgede, Türkiye'de oluşturdukları askeri üsler ve istihbarat. merkezleri ile kullanabildikleri boğaz,liman ve hava yolları ile yoğun etki alanları oluşturmuşlardı. Ayrıca NATO'nun güney askeri kanadının Türkiye tarafından başarı ile savunulması, batının özelde ABD'nin siyasi ve ekonomik çıkarlarının korunması açısından fevkalade önemli olmuştu.
Soğuk Savaş düzeninin sona ermesi Türkiye'nin önemini kesinlikle azaltmamıştır ama bu önem sanıldığı gibi, Eski Sovyet İmparatorluğu sınırları içerisinde kalan bugünün bağımsız Türk Cumhuriyetleri ile oluşturulacak işbirliklerinin kurulması bağlamında düşünülmüyordu. Amerikan hükümet yetkililerince; Orta Asya ile ilişkilerde, " Hakim politik hamlenin" Türkiye veya İran tarafından değil, Rusya Federasyonu tarafından yapıldığı” kanaati baskındır.
Amerika, bu üstünlüğün Rusya Federasyonu tarafından elde edilmesine "Geleneksel yayılmacı Rus. emperyalizmine dönüşmediği" ve Liberal demokrasi-Serbest Pazar ekonomisine uyulduğu sürece tasvipkâr kalacaktır. Gelecek günlerde yaşanacak bazı olumlu gelişmeler sonucunda Amerika'yı; Orta Asya Cumhuriyetleri ile Doğunun zengin doğal kaynak ve madenlerine ve Ortadoğu ve Körfez bölgesi zenginliklerine ulaşma arzusu stratejik ortaklığın devamına mecbur kılacaktır.
Türkiye'nin sistem bazında tercihini batı yönünde belirlemesi
Yeni Dünya Düzeni, Türkiye'nin. önüne bir seri fırsatlar sunmakla birlikte, çok sayıda ciddi ve çok boyutlu risk ve tehditleri de çıkarmaktadır. Yeni Dünya Düzeni, yeni bir siyasi sistemin oluşması kadar bir ekonomik yapılanmanın da adıdır. Yeni Dünya Düzenindeki en somut kavram "Küreselleşme"dir. Küreselleşme, Türkiye gibi Milli-devletlere, iktisadi anlamda şu konuları dayatma isteğindedir;
1- Ulusal ekonomilerin tasfiyesi.
2- Milli hükümranlığın örtülü olarak tedricen terk edilmesi.
3- Piyasaların liberalizasyonu.
4- Kamu sektörlerinin tümüyle özelleştirilmesi.
Küreselleşmenin getirdiği bu uluslararası ekonomi gerekleri, Türk. Dış Politikası'na eklenen yeni ekonomik sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk Dış Politikası'nın ekonomi elçileri, uluslararası ekonomik kuruluşlarda yukarıda bahsedilen konularla sürekli yüz yüze kalmaktadır. Batılı ülkelerin çok uzun bir zaman sürecinde gerçekleştirdiği dönüşümleri, Türkiye çok kısa zaman diliminde, hem sosyal, hem de ekonomik planlarda, gerçekleştirmesi mümkün değildir. Bu dönüşüm olsa olsa radikal bir kararla ancak mandacılık şekline dönüşür.
Oysa Türkiye, gerek sosyal ve gerekse ekonomik anlamda, Küresel yapılanmanın ve onun getirdiği Küresel Ekonominin gereklerini çok farklı bir ufuk ve kulvarda tamamen özgün bir küreselleşme çerçevesinde batının kendi camiası içinde yaptığını Turan dünyasında yapabilir.
Türkiye, "Küresel Ekonomi"nin beklentilerini ve şartlarını biran evvel istikamet kararı ile vermek zorundadır. Çünkü Türkiye'nin iç sosyal yapısı, sıkıntıları ve zaman içerisinde somutlaşan iç ve dış problemleri, küresel ekonominin gereklerinin çok kısa sürede yerine getirilmesi için gözü kara bir politika uygulamasını zorlaştırmakta, Türkiye pek çok alanda soğukkanlılıkla hareket etme ihtiyacını duymaktadır.
Bu yapı, Türkiye'nin dış politikasındaki problemleri ve ekonomi alanındaki yapısal problemlerin büyümesini süratle çözme alanı dışına itilmesini sağlamaktadır. Ekonomik ve sosyal dönüşüm talepleri, uluslararası arenada Türk Dış politikasının en önemli eksenlerinden birisini oluşturmaya başlamıştır.
Bölge dışındaki duruma gelince:
AB içinde yer almayan ve AB ile birlikte. hareket etmeyen bir Türkiye'den dolayı AB kendi transatlantik ilişkilerinde çok önemli bir kozu kaybetmiş olacaktır. Türkiye'nin dışlanmasının yalnız Türk-AB ilişkilerine hatta AB üyesi. ülkelerle olan ikili ilişkilere zarar vermekle kalmayıp bölge açısından da neler getirip neler götüreceğinin çok iyi analiz edilmesi gerekir.
Mesela Çeçenistan'da kimsenin durduramadığı İstilacı Rusya, Türkiyesiz bir AB'ye Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan'ı asla bırakmayacaktır.
Arkasından hem Beyaz Rusya hem Ukrayna, Rusya'ya karşı yanlarında hiçbir. zaman bir AB güvencesi bulamayacaklarını anlayacaklar ve Rusya'ya daha da yakınlaşmak zorunda kalacaklardır. Balkanlar’ı, Karadeniz’i, Kafkaslar’ı ve Orta Doğu’yu kapsayan alanda ister istemez bir yandan AB, diğer yandan Türkiye + ABD ve çevresindekiler ile Rusya ve çevresindekiler arasında ciddi çıkar çatışmaları başlayacaktır. Neticeten Türkiye'yi öngörmeyen bir Helsinki, Bölgede yeni bir "Yalta süreci" başlatacaktır. Helsinki aslında Türkiye'nin değil AB'nin Türkiye'yi yakalamada son şansıdır.
Dünyanın İktidar Odağı:
Dünyanın iktidar odağını tayin ve izah eden teorilerin başında Mackinder’in 19. yy'ın sonunda ortaya attığı Karacı teorisi gelir. Bu görüşe göre Orta Asya dünyanın merkezidir, Avrasya'da dünya adası kabul edilir. Dünya merkezine egemen olan, dünya adasına hükmeder. Dünya adasına hükmeden de dünyaya hükmeder. Bugün yeniden Karacı teorisinin uygulanmasına dönülmüştür. Yeniden karacı teorilerinin uygulanabileceği yapılanmaya gelinmiştir. Niçin? Çünkü Rusya ve Çin karacı devletlerdir. O zaman Avrasya seçeneği Türkiye için gerçekten önemli ve bir numaralı değerlendirilmesi gereken seçenektir.
Pratik olması bakımından konumuz kapsamındaki bu alanda yer alan ülkeleri saymak belki daha uygun-yararlı olur;
Batıdan Doğuya doğru; Kafkasya, Gürcistan, Karaçay-Çerkez, Kardino-Bakur, Kuzey-Güney Osetya, İnguşya, Çeçenya, Dağıstan, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan. Yaygın bir adıyla AVRASYA.
ASYA Kıtasının Orta ve güney batısında, eski kara kütlelerinin tam ortasında yer alan bu bölgenin Okyanuslara bağlantısı Türkiye üzerinden Karadeniz, Ege, Akdeniz üzerinden ATLAS Okyanusuna ulaşmakta. (İran üzerinden de Fars-Basra körfezine çıkışı vardır.) Asya-Avrupa-Afrika ülkeleri arasındaki havayolu bağlantısı da bu bölgeden sağlanır. Ayrıca bu bölgenin kuzeyden, Rusya Federasyonu, doğudan Çin, güneyden İran, Afganistan, Pakistan ile sınırlı olması önemini belirtmek için yeterlidir. Etnik kökeni Türk ve nüfusun çoğunluğu da Müslüman olan bu ülkelerin birbirleriyle, Ermenistan ve Nahcivan hariç-kesintisiz sınırı bulunmaktadır.
Halen dünya petrol üretiminin % 30'u Orta Doğuda KÖRFEZ Bölgesi'nde. olmakta ve dünya petrol rezervinin % 60'ı da bu bölgede yatmaktadır. Şayet. Hazar Denizi ve Kazakistan'ın petrol kaynaklarına ilişkin tahminler doğruysa ve gerekli sermaye ile teknoloji kullanılarak bunlar insanoğlunun. emrine ve kullanımına sunulursa Ortadoğu'nun uluslar arası piyasalardaki cazibesini dengeleyebilecek olanda Hazar Bölgesi. petrolleridir.
Hazar Denizi Kazakistan'daki dev TENGİZ yatağı ile birlikte ele alınırsa, Kuzey Denizi ve Alaska'nın kuzey yamacındaki rezervlerinden büyüktür. Dolayısıyla 21.yy.'ın başından itibaren dev sanayi ülkeleri için vazgeçilmez petrol kaynağını oluşturmaktadır. Böylece bu zengin rezervlerin sevk edileceği petrol boru hatlarının nerede denize ulaşacağı ve taşınacağı 1992'lerden sonra dünya. gündeminde önemli bir yer işgal etmeğe başlamıştır.
Yine net olarak bilinmektedir ki "Altın” dahil önemli madenlere ek olarak bölgede büyük miktarda doğal gaz ve petrol rezervleri yoğun bir biçimde yer alır. Dünyanın enerji tüketiminin gelecek yirmi ya da otuz yılda büyük ölçüde. artması beklenmektedir.
ABD Enerji Bakanlığı tahminlerine göre dünya çapında talep 1993 ile 2015 arasında % 50'den fazla artacaktır. Tüketimdeki en önemli artış ise Uzakdoğu'da gerçekleşecektir. Asya'nın ekonomik gelişim hızı şimdiden yeni enerji kaynaklarının araştırılması ve. kullanımı için yoğun baskılar oluşturmaktadır. Ve Orta Asya bölgesiyle Hazar Denizi havzasının Kuveyt, Meksika Körfezi ve Kuzey Denizi'ndekileri açık farkla geride bırakacak doğal gaz ve petrol rezervlerine sahip olduğu bilinmektedir.
İçerideki Durum:
Cumhuriyet tarihinin hiç bir döneminde devlet hayatında bu kadar yozlaşma görülmemiştir. Siyaset, sırf çıkar hesapları üzerine kurulmuş, devlet ve millet menfaatleri unutulmuştur. Hatta devlet yıpratılmaya başlanmış, varlığı ve fonksiyonları dahi tartışma konusu edilir olmuştur. Bu yozlaşmadan adalet müessesesi dahi nasibini almış, halkımızın yargıya olan güveni sarsılmıştır. Bütün bu yozlaşma içerisinde sağlam kalabilmiş ve devletin asli varlığını korumaya kararlı bazı müesseseler de yok değildir.
Bunlardan birisi Kürtçü-bölücü örgütle dağlarda savaşan silahlı kuvvetlerimiz, bir diğeri;.Kürtçü-bölücü örgütün siyasi kanadına karşı Ankara'da devleti ve milleti koruyan ve savunan Devlet Güvenlik Mahkemesi; diğeri de, özelleştirme safsatasıyla Anayasayı çiğneyerek ulusal sanayimizi tersanelerimizi ona buna peşkeş çekmeye çalışanlara karşı Anayasanın üstünlüğünü ve milletimizi devletimizin menfaatlerini kollayan Anayasa Mahkemesidir. Bu her üç müessese de liberallerin, bölücülerin ve hortumcuların sert hücumlarına maruz kalmıştır. Hatta Ordunun küçültülmesi, Anayasa Mahkemesi ve Devlet Güvenlik Mahkemelerine gerek olmadığı fikirleri hararetle savunulmuş ve savunulmaktadır.
Türkiye'de özel sektör bugüne kadar hiçbir ciddi sanayi yatırımı yapmamıştır. Hep kısa vadeli yatırımlar ve bol kazanç peşinde koşmuştur. Çünkü, ülkemizin büyük sermayedar kesimi gayri Türk unsurlardan meydana gelmektedir. Ülkemizdeki ciddi sanayi yatırımları Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren hep devlet tarafından yapılmıştır. Peki, o zaman yapılması gereken nedir? Yani sözün neticesi.
Neticeten:
Bize ışık tutan Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözleriyle neticeye gidebiliriz.: "Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız. Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir" Nasıl ki Amerikanın, Rusya'nın ve AB'nin kendilerine göre özel konumu ve şartları varsa elbette bizimde özel konumumuz ve şartlarımız vardır. Bu özel konum ve şart Turan yoludur. Bir gün kurtlar kardeş olduklarını hatırladıklarında Turan yolu açılacaktır. İşte o zaman Büyük Turan Birliği kurulmuş ve Yeni Dünya düzeni oluşmuş, Milletler huzura kavuşmuş olacaktır.
.
Neden Kızılelma?
“Bu sitede yer alan “Genel Türk Tarihi”
mahiyetindeki büyük çalışmaya "Türk Turan Tarihi"
isimini vermemiz deki maksat şudur:
Türk tarihi ve milletinin bir bütün olduğunu,
beşbin yıl önceki Oğuz Hanın bir çerisi ile bu günkü
halktan birinin mahiyet farkının olmadığını,onu farklı kılanın
yüreğindeki kızılelmayı yitirmiş olması yada Büyük Turan düşüncesini
beyninden atmış olması olabileceğini vurgulamaktı.
Yüreğimizdeki Kızılelma ülküsü ve beynimizdeki
Büyük Turan düşüncesi ile Kuzey Sibiryadan Mançuryaya,
yada Amarikanın öteki ucunda bulunan Turan Soylu bir Kızılderili şefinden,
Yemen illerinde kalmış Türkçe konuşmakta inad eden
Anadolu Türkü Şeyh efendiye kadar biz büyük ama çok büyük bir milletiz.
Büyük Turan Devleti denince de zaten bu büyük
Milletin (her nerede yaşıyorsa) bulunduğu mekan ve yüreğindeki Kızılelma anlaşılmalı”.
Tarihin başlangıcından itibaren ismi konmuş, coğrafyası tanımlanmış ve bütün iç dinamikleri tamamlanmış olarak günümüze kesintisiz bir nehir gibi akıp gelen çok az toplum vardır. Bunlardan biride Türk toplumu (cemiyeti) yada Türk milletidir.
Bir toplumun (cemiyetin) yada milletin bu evrenden bir tek talebi vardır o da kayıtsız şartsız yaşama hakkıdır. Daha düz bir deyişle var olma talebidir.
Devlet, sistem, rejim ve her türlü organize yapı, milletin asıl varlığından sonra gelir. Milletin var olma olgusu yanında, Başkaca önem atfedilen ne varsa değersiz kalır. Milletin birinci asli görevi varlığını sürdürmektir.
Milletler varlıklarını sürdürmek için idealleri ile beslenir kuvvet bulurlar. Millete hayatiyet veren, tarihi seyir içerisinde geleceğe intikalini sağlayan, temel unsur elbette ki ülküleridir, Ülküler ve gerçekçi davranışlar tarihi akışı sağlar.
Türk Milletinin ideali Kızılelma gerçeği ise Turan’dır. Geçmişte Türk milletinin yapılanmasında emeği geçen Bilge Kişiler İdeali veya Türkçe ifade edildiğinde Ülküyü gittikçe uzaklaşan bir hedef diye anlatmakta haklıdırlar. Ülkü (İdeal), yaklaştıkça uzaklaşan ve serabın susuzlar üzerindeki tesirini hatırlatan, cazip bir ışık gibidir. Büyük milletlerin büyüklükleri işte böyle Işığa doğru yapılan hamlelerin nicelik ve nitelikleriyle (sayısı ve kalitesi ile) ölçülürler.
Eski Türkler, Büyük Türk Devletlerini (Hun İmparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu) üç kıtanın birleştiği çevrede kurmadan evvel milli vicdanlarında kurmuşlar ve bütün siyasi ve askeri hamlelerinde işte o büyük ülkünün gidildikçe uzaklaşan hududuna doğru atılmışlardır. Turan soyunun yüreğinde yer alan bu yurt görüntüleri nesilden nesile devretmiş yüreklere çizilmiş harita gibidir: Gönüllere giren bu vicdanî haritanın muhtelif istikametlerdeki işaret taşlarına hep (Kızılelma - Kızılalma) ismi verilmiştir .
Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre, Yani Turan İline göre batı- doğu- kuzey- güney, ve her yönde ulaşılması gereken bazen bir belde, bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan ve ona ulaşmanın dayanılmaz hasretini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yakut top olarak hayal edilmektedir. Bu altın top zaferin işareti olabileceği gibi hâkimiyetin sembolü, fethedilmek üzere hedef seçilen yerin durak noktası olarak ta ifade olunmuştur.
Sanırım önce Turanı, tarihi gerçekçilik içerisinde ele almalıyız. Sonrada Turanın iç dinamiklerinden olan Kızılelma’nın. Bize intikalini tarihi kronoloji içinde izlemeliyiz:
Turan
Başlangıçta İranlıların, kendi bulundukları coğrafyanın (yani İran’ın) kuzey doğusundaki ülkeye verdikleri isimdir Turan. Bu kelimenin varlığı ise Miladi 4. asırdan itibaren bilinmektedir.
Tura, Turan kelimesinin aslî unsuru olup, İran ülkesinde Avesta (Eski İran-Sasanilerin dini, zerdüşt dininin kitabı) da belli bir konu çerçevesinde zikredilmektedir.
Burada şahıs ismi ve göçebe bir kavim isim olarak kullanılmıştır; Tura-Turan ve Tûralılar, diye geçen bu isimdeki topluluk İranlıların ve zerdüştlüğün düşmanları olarak gösterilmiş. Tura Akıncıları arasında bulunan Franrasyan (=Afrasiyab) İranlılara göre Çok korkulacak bir Düşmandır.(Efrasiyap’ın Mete Han, Oğuz Han veya Alp-er –Tunga olma ihtimali vardır.)
Diğer taraftan Blochet de, Le nom des Turks dans I’Avesta adlı yazısında herkesçe bilinen Tura = Türk özdeşliğini açıkça vurgulamıştır.
Türk adı veya hiç olmazsa Türk adını teşkil eden kök, nerede ise miladi ilk asırlardan beri mevcut bulunuyordu. Burada Türk adının özdeşliğinin daima ifade ettiği manayı hatırda tutmak gerekir. Tûra ismi, İran dilinde olağanüstü , cesur, yiğit manasını ifade eder.
Tûra hakkında en doğru faraziye, Marquart’a aittir. Bu alime göre, İranlıların meşhur vatanları Airyanem waejo, Harizm’de bulunmakta idi. İran ile Tûran arasındaki efsanevî savaşlar dünya tarihinin geleceğini belirliyordu.
Amu-Derya ile Aral gölünün doğusunda Savaşçı göçebeler kendilerine Tura adını verirlerdi. Bu Döneme ait en önemli kaynak durumunda olan Ptolemaeus (Ermeni Mütercimi Şıraklı Anania’nin tercümesi) Harizm’de gösterdiği Tûr idarî bölgesi, Tûra kavmine ait mühim bir hatırayı aksettirmiş olmalıdır.
Sonradan Meydana gelen kavimler göçü, Asya’nın ırklar haritasını tamamıyla değiştirmiştir. Tûra adı, giderek İran halkının yeni düşmanları, sırasıyla Yüe-çiler, Kuşanlar, Hioniler, Eftalitler ve Türkler için kullanılmıştır. Buradan da anlaşılıyor ki Turan terminoloji olarak tarihin başlangıcından itibaren biliniyordu. Turan düşüncesi, Hunlar ve Göktürklerde de görülmektedir.
Göktürk hakanlarının, “Türk budunu” (Türk soyu, Türk kavmi) ile övünmeleri, onun iyilik, cesaret ve diğer meziyetlerinden bahsetmeleri, kusurları düzeltmeğe çalışmaları ve benzeri düşünceler Turan düşünce zemini gibidir.
Daha sonraki dönemlerde bu fikirler Kaşgarlı Mahmud’da zirvesine çıkar. Türklük sevgisi ile dolu olan bu Türk bilgini, Türk kavminin Allah indindeki değerlerini ve tarihi misyonunu, bir “hadisi kudsi” naklederek anlatır. Ali Şir Nevaî, Türk kültürünün hayranıdır ve Türk dilinin Farsça’dan hiç geri kalır yeri olmadığını gösterir.
Coğrafî tabir olarak Tûran: Tûra halkının adından teşkil ve bilahare Tuc/Tur adından türetilmiştir. Türk ülkelerine verilmiş bulunan Tûran tabiri, Arap tarihçileri ile Fidravsî’nin kaynak olarak kullandıkları Pehlevî dilindeki Hvatay-namak’te mevcuttur. Mamafih Bundahiş yalnız Türkistan kelimesini kullanmakta olup, Tûran kelimesi ise Denkart’ta ve Turfan’da bulunan metin parçalarında vardır.
Firdavsî’ye göre, Tûran Türklerin ve Çinlilerin memleketidir. İran’dan Amu-Derya nehriyle ayrılmıştır. Diğer taraftan Afrasiyab’ın mağlubiyeti hakkındaki malumatta, kendi arazisinin başlangıcının Kibcak’a kadar uzanmış olduğu görülmektedir. Marquart, yazmalara bakarak bu ismi Koçkar (Başi) olarak tashih etmekte, Taraz’ın ötesinde 5 fersah mesafedeki Karluk ordugahı ile birlikte göstermektedir.
Firdavsî’ye göre, Afrasiyab’ın payitahtı olan Kang-diz Çin hududunda bir yerdedir; ancak Buhara’daki Kang memleketi ile hiçbir alakası yoktur. Bu tafsilata göre Türklerin bundan önceye ait, batıya doğru olan konak yerleri görülebilmektedir. Çok enteresandır ki Kızılelma’ya ulaşmak bu durumda ancak Turan’a hakim olmaktan geçmektedir. Tûran hükümdarlarının tabileri olan Çinlilere gelince: Firdavsî bunların adlarını önce Bundahiş’de Çinlilerin içinde eriyen Avesta’daki eski Saynav halkı yerine koymuş olmalıdır.
İslam Aydınları (Arap, Fars ve Türk), Tûran mefhumunu çok tabii olarak kullanmışlardır. Arap coğrafyacıları, Türklerin memleketlerini ancak Sır-Derya’nın şarkından başlattıkları için, Maveraünnehir’i içine almamışlardır. Buna göre coğrafyacılar, bu tetkiklerinde Tûran’ı, Amu-Derya ile Sır-Derya arasındaki arazinin aynı gibi görmek eğilimindedirler. Harizmî’ye göre İranlılar Amu-Derya sahillerindeki araziye Marz-i Turan derler. Yakut’a göre Tûran, Maveraünnehir memleketidir; dünyanın Afridun tarafından üçe taksim edilmesi üzerine Türkler kendi memleketlerine, hükümdarları Tuc’a izafetle Tûran adını vermişlerdir.
Dımaşkî’nin (1320 civarı) görüşü, özel bir durum tesbit eder. Dimaşkî’ye göre, Seyhun (Sır-Derya) Maveraünnehir çevresine Turan = Tulan denilmektedir. Fergana denilen Türkistan memleketi bu çerçeveye dahildir. Masalik al-abşar (XIV. Asır)’da tabirin kullanılış şekli çok daha farklıdır. Burada Volga’ya Nehr-i Tûran adı verilmiş ve Tûran’ın eski hükümdarlarının yazlık ordugahları, Quatremere ile Marquart’ın Ural dağları ile bir kabul ettikleri Ark-Tag (?) olarak gösterilmiştir.
Tûran, XV. Asırda yazılan Zafer-name’de yalnız edebî mukayeseler için kullanılmıştır.
XVII. asır müelliflerinden Ebu’l-Gazi bu kelimeyi bazen esatirî bir tabir olarak, bazen batı Sibirya için kullanmakta, bazen de tamamıyla Muhammed Harizmşah ülkesinin İran ile Tûran arasında bulunduğunu kapalı bir şekilde kaydetmektedir.
Turan kelimesini, Avrupa d’Herbelot’un Bibliotheque oriental’i ile tanımıştır. Burada, doğuştan Türk olup, Tûr’un neslinden gelen ve Faridun’un oğlu olan Afrasiyab, Amu-Derya’nın ötesinde doğuya ve batıya doğru uzanan bütün ülkelerin hükümdarı olarak gösterilmiştir. İşte Tûran denilen bu ülkedir; ancak Türkistan adı, daha Ortelius ile Mercator’un haritalarında XVI. Asırda mevcuttu. Turan tabirinin Avrupa’da ilmi gündeme yerleşmesi ise, XIX. Asırda olmuştur .
Bize göre Turan Kavramı ile zihinlerde paralel yer tutan Kızılelma kavramı bir gerçek nesne ile onun içindeki tat, lezzet gibidir. Soyut kavramları maddileştirerek izah etmekte hiçte zorlanmayan Osmanlı müellifleri (Altın Top), (Altın Alem), (Altın hokka) ve (Küre-i lal= yakut top) gibi elma şeklinde bir takım kızıl kürelerden bahsetmişler ve eski Türklerin adını taktıkları şehirlerin hepsinde ya bir saray damının veyahut bir kilise kubbesinin işte böyle bir parlak topla göz kamaştırdığına ait bir takım tafsilata bile girmişlerdir.
Mesela Ali Çelebi Künhü’l-Ahbarda, Roma şehrine (Kızılelma) denilmesini izah için vaktiyle Nuşirevan’ın hazinesinde bulunan bir yakut kadeh içindeki (Küre-i la’l)’in bir papaz tarafından aşırılıp Vatikan’daki Saint-Pierre kilisesinin tavanına asılmış olduğuna ait bir hikaye anlatır.
Evliya Çelebi’de Budin sarayından bahsederken: Her kasrın kubbelerinde birer altın top asılı olduğundan adına (Kızıl-Alma-Sarayı derler diye Macaristan’ın payitahtına Türklerin Kızıl-Elma demelerini Ali Çelebi’nin (yakut top)’una mukabil (altın top) nazariyesiyle izah etmiştir.
Dağıstan Şamhal’larında Kızılelma hakimiyet timsalidir. Özü Müslüman Kazaklarından bir beyzadenin 18. asırda telif ettiği (Risale-i Dağıstan)’ın Nuruosmaniye kütüphanesinde 3905 numaradaki nüshasında Şamhal’ların hükümdarlık merasiminde Kızılelma’nın bir hakimiyet unsuru olduğunu açıkça yazar.
Osmanlı müelliflerinin Kızılelma denilen şehirlerde birer altın yahut yakut top bulunduğundan bahsetmeleri işte bu Dağıstan misalinde gördüğümüz hakimiyet mefhumu ile ilgili olmalıdır. O taktirde Kızılelma Türk hakimiyetinin timsali olduğu için fethedilecek yerlere (sembol-nişan) olmuş demektir. Bir taraftan halk masallarında (Kaf dağının arkası) denilen Kuzey Kafkasya’nın bir taraftan da Bizans’ın Kızılelma sayılmış olduğunu gösteren kayıtlardan başka, Evliya-Çelebi Avrupa’da başlıca altı Osmanlı Kızılelma’sından bahsetmekteyse de, bunların yalnız beşini zikredip altıncısını ihmal etmiştir.
Biraz sonra bunları sıra ile göreceğiz yalnız şimdi yine Kızılelma düşünce kroniğine paralel yürüttüğümüz Turan düşüncesini devam ettirelim;
Turan Dilleri: Bu tabir ilk defa tarihçi Bunsen (1854) tarafından ortaya konmuştur; o, bu tabiri Hintçe ve Sami dillerin hiç birisine mensup olmayan Asya ve Avrupa dilleri için kullanmıştır. Fakat Max Müller bunu ilk defa, The languages of the seat of war in the East, with a survey of 3 families of languages, Semitic, Arian and Turanian adlı eseriyle yazmıştır.
Müller, diller gurubuna yalnız Fin-Ugor ve Altay dillerini değil, aynı zamanda Siyam, Tibet Malaya vb. dillerini de dahil etmiştir. Lenormant, La magie chez les Chaldeens et les origines accadiennes adlı eserinde bu daireye haklı olarak Sümer dilini de almıştır zira bazı Sümerologlara göre Sümer dili diye bir dil yoktur. Sümer dili sanılan dil tamamen Türk dilidir ve Türkçenin ta kendisidir. J. Oppert de Les peuples et la langue des medes adlı eserinde Ahameni kitabelerinin ikinci sütununun dilini (yeni Elam dili) Med dili saymakta ve bundan da Medlerin Turaniliğine hükmetmekte idi.
Castren. Eski Altay dillerini beş şubeye ayırır: Fin-Ugor, Samoyed, Türk-Tatar, Moğol ve Tunguz. Bundan sonraki araştırmalar daha yeni tahditler getirip, ilk iki grubu, Altay dillerini teşkil eden son üç gruptan ayırdı. Bu grubun mukayeseli gramerinin kurucusu G. Ramstedt, biraz tereddütten sonra Türk ve Moğol dillerinin yakınlığını itiraz kabul etmez bir şekilde ispat etmiş, Moğol dilinin Tunguz dili ile yakınlığı da aynı şekilde kabul edilmiştir. Altay grubunun Fin-Ugor ve Samoyed dilleri ile olan münasebeti halen ciddiyetle araştrılmaktadır. Neticeten bu dillerinde Turanî diller çerçevesinden sayılması mümkün gözükmektedir.
Pan-Tûranizim (Turancılık): Pan-Tûranizm siyasi düşünce olarak, bir taraftan Türkçülüğün paralelinde onunla etkileşerek yürüyen bir kavram olarak kullanılmış diğer taraftan da Tûran kavimlerinin birbirleriyle olan yakınlıklarına ilişkilerini belgelemiştir.. Pan-Tûranizm tabiri özellikle ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Macaristan’da Macar bilim adamlarınca ilmileştirilmiştir.
Bu tabirin, uzak anayurt ideali manasında kullanılışı, 1839’a kadar çıkar. Birinci Cihan Harbi esnasında Tûran cemiyeti (Turanische Gesellschaft) tarafından Budapeşte’de çıkarılan Turan mecmuası, akraba olan milletler (bizimle aynı kökten olan milletler)’in tarih ve kültürünü tetkike mahsus bir yayında işlediği konular ise "Coğrafi bir mefhum olarak Turan" "milletlerarası politikalarda Turan gerçeği" Kont Teleki ve Prof. Cholnoky göre (Turan- ein Landschaftsbegriff, bir bölge mefhumu) Bu bölge ise yani Turan Coğrafi bölgesi "Hazar Denizi, İran yaylası, Sır-Derya ve İrtiş’in kaynaklarının bulunduğu sıradağlar ve Akmolins yaylası arasındaki hudutlar içinde uzanan mıntıka" olarak tasavvur etmekte idiler. Bu tarif Ulu Türkistan coğrafi kavramının yerini almış gözükmektedir. Daha sonraları konuya getirilen yeni açıklama tespit ve yorumlar neticesi "
Turan: Kendini Turani soydan sayan herkesin yaşadığı bölge ve sosyal coğrafya" olarak belirlenmiştir. Bu coğrafî bölgenin vahdeti ve orada yaşamış olan kavimleri izah eden çalışmaların yaygınlaştırılması neticesi Turan gerçeği net olarak ortaya çıkacaktır.
Rusya’da da, Macar Turancı çalışmalara paralel bazı eğilimler göze çarpar.Avrasya grubu denilen grup, jeopolitik meseleler ve Avrasya halklarının harsî tesirleri ile ilgilendiler.
Pan-Turanizm (daha dar manasıyla Pan_Türkizm) hareketinin esas ve eğilimleri açınımları çok daha nettir.
Osmanlı İmparatorluğu gelişme dönemlerinde açıkça faaliyet gösteren bir Turan düşüncesi tespit edilememesi yanında, Osmanlı bürokrasisinin dilinin ısrarla Türkçe olarak sabitlemeleri ve Türk unsurun Osmanlının demografik olarak dayandığı esas unsur olması özellikle Osmanlı hanedanının şecerelerini her seferinde Oğuz handan itibaren sayabilmeleri ve öyle değerlendirmeleri Turan Mevhumunun isimsiz devam ettiğini gösterir.
Bilhassa Osmanlı bilginlerden Aşık paşa, Kemalpaşa zâde ve Vani Mehmet Efendi’nin fikirlerinden söz edilmelidir. Özellikle sonuncusu, dar manada Türkçü, Oğuz Türkçüsü olduğunu söylemek gerek. Turan düşüncesinin Osmanlılarda biraz muğlak olarak seyretmesinin yanında ne enteresandır ki Kızılelma Ülküsü neredeyse fiziki boyut kazanmıştır. Hatta Kızılelma’ya mekanlar hayal edilmişti, Mesela;
Engerus Ungarus Kızılelma’sı: Budin;
İkinci Engerus Kızılelma’sı: İstoni-i Belgrad/İstolni Belgrad
Orta-Macar Kızıl-Elma’sı: Usturgon = Esztergon/Gran;
Küçük-Macar Kızıl-Elma’sı yahut Alaman Kızıl-Elma’sı veyahut Beç Kızılelma’sı Viyana;
Rim-Papa Kızılelma’sı: Roma.
Altınca Kızıl-Elmanın da Prusyadaki (Cologne = Kolonya) şehri olma ihtimali Peçevî’nin (Ehl-i İslam Kızıl-Elma’ya dek gidecekdür didükleri kelamun sebebini beyan) ederken kaydettiği şu fıkradan anlaşılmaktadır:
“Bu dahi malum ola ki Böyük-Kapona varoşunda yılda bir muayyen günde bütün varoşun ve etraf u cevanibinin sağir ü kebiri ve cüvan u piri taşra sahraya çıkarlar ve ol sahrada olan Kızıl-Kapona da oğluncuklar bir eski türkü ırlarlar: (Kızıl-Kapona) didüğü Kızıl Almadur, sınır taşı gibi alamet için vaz olunmuştur ve ırladukları türkünün meali:
........Türk Padişahı cümle kuvvet ü azametiyle bu mahalle değin gele gerekdür ve bunda Allah-û Teala emriyle fevt olsa gerekdür ve Allah’a itikad ü itimat olunsun ki Türk Padişahı ol kadar yukaruya gide ki Kolona’ya vara! Nemçe memleketine çok şenlik kalmaz, zira kolona şehri uzak yerde vaki, olmuştur.....
Kızılelma isminin Asya’dan sonra Avrupa tarafından daha nerelere götürüldüğü ayrıca araştırılacak önemli bir konudur.. Her halde bu birkaç örnekten de anlaşılacağı gibi Osmanlı İmparatorluğunu kurup genişletenlerin milli ideal sınırları siyasi haritalarından çok geniştir. Çünkü Viyana, Roma ve Kolonya gibi Kızıl-Elmalar hiçbir zaman ülkü haritasından devlet haritasına intikal edememiştir. Osmanlılarda Kızıl elmanın izini takip etmek Adeta Turan coğrafyasını taramak gibi bir şey.
Kızılelma ve Turan kavramlarının ne kadarda birbirini çağrıştırdığına dikkat edilmeli. Bununla beraber, bu uzak Kızılelma’ya karşı duyulan arzu ve bunları ele geçirmek için yapılan büyük hamlelerin İmparatorluğu genişletmekteki büyük tesirleri de kolay inkar edilebilecek şeylerden değildir.
Türk ordusu Kızılelma’dan, Kızılelma’ya atılırken, sanki Turan birliğinin coğrafyasını arşınlıyordu. İlk idealist Osmanlı padişahları Kızılelmalar gösteren birer millet kılavuzu rolünde görülür: Mesela Kosova meydan muharebesinde Sırp ordusu imha edilip Sırbistan tabiiyet altına alınarak (Engerus Kızılelma’sına yol açıldığı zaman babasının yerine geçen Yıldırım Beyazıt, cülus tebriki için Edirne sarayına gelen Venedik, Ceneviz vesair İtalyan hükümetlerinin sulh ve ticaret anlaşmalarını yenilemek isteyen elçilerine Türkiye’de ticaret serbestisinin tabii bir hal olduğunu söyledikten sonra, yeni anlaşmalar yapılmasını reddetmiş ve hatta: Roma’ya kadar gidip Saint Pierre Kilisesinin Mihrabında atıma yem yedireceğim! Sözleriyle (Rim-Papa Kızılelma sı)’nın daha (Şarkî-Roma Kızılelma’sı) fethedilmeden evvel Türk ülküsünün manevi haritasına girmiş olduğunu Batı Hıristiyanlığına rağmen ilan etmekte hiç tereddüt etmemiştir.
İstanbul’un fethinden 64 sene evvel Yıldırım’ın adeta elini uzatarak gösterdiği bir Kızıl-Elmanın fetihten sonra Fatih tarafından ihmali tabii kabil değildi. Hatta bazı batı kaynaklarında şanlı atasının sözünü Fatih’in de tekrar edip durduğundan bahsedilir.
Yıldırım’ın o meşhur sözünden 91 sene sonra Doğu Kızılelma sına Batı Kızılelma’sını da ilave etmek isteyen Fatih, 1480 tarihinde Osmanlı aydınlarının (Pulya seferi) dedikleri Güney-İtalya seferini açtırıp on bir Ağustos Cuma günü Otranto şehrini fethettirdikten sonra etrafını da işgal ettirmiştir. Görünüşte Napoli krallığına karşı açılan bu seferin gerçek hedefi (Rim-Papa Kızılelma sı)’dır ve hatta papa Dördüncü Sixtus canını kurtarmak için Roma’dan Fransa’ya kaçmak istemişse de nihayet müdafaa masraflarına karşılık olarak gümüş takımlarını satıp bazı yardım ümitlerine kapılarak yerinde kalmıştır! Roma’nın kurtuluşu Papanın gümüş takımları sayesinde değil, dokuz ay sonra Fatih’in vefatı ve Cem Sultan vakasının zuhuru sayesindedir!
Fatih’in ölüm haberi üzerine Papalık makamının emriyle bütün Avrupa kiliselerinde Allah’a şükür duaları yapılmıştı. Fatih’in nazarında olgun bir meyve haline gelen bu (Rim-Papa Kızılelma sı) ile olgunlaşmalarını beklediği (Engerus) ve Alaman (Kızılelmalarından başka Paris bile artık bir nevi (Fransa Kızılelma’sı) demekti. Hatta Yıldırım’ın İtalyan elçilerine söylediği söze adeta nazire olmak üzere kendisi de Papalık makamından elçilikle gelen bir Fransız kardinaline Paris’in 13. asırda ikmal edilmiş olan meşhur katedralinden kinaye olarak: “... Koma’nın kurtulması şöyle dursun, senin kendi büyük kilisenin kulesine bile Türk bayrakları dikeceğim!” demişti.
Eski Türk halkının "Turan Budununun" Kızılelma dediği ve görkemli dönemlerde Türk Milletinin maneviyatını idare eden Bilgelerinde sulh zamanlarında bile (Darü’l-harp) ve Darü’l-Cihad) isimleriyle andığı uzak, yakın Doğu ve Batı ülkelerinin milli ideal sınırlarına girmesi gelişi güzel bir istila siyasetiyle değil, milletleri mahalli idarenin üstünde umumi ve müşterek bir nizam altına almak fikriyle izah edilebilir.
Yavuz’a izafe edilen ve bütün dünya arazisini tek bir devlete kafi gelmeyecek kadar küçük ve dar gösteren Büyük Turanı çağrıştırır sözün Kanuni devrinde kan dökülmesine sebep olmuş bir harici siyaset düsturu şekline inkılap etmesi bütün insanlığı alakadar eden o geniş ve yüksek telakkinin en açık delilidir. (... Yer yüzünde bir tek imparator vardır, o da (Sultan-ı Alem=Turan Hükümdarı) olan Türk padişahıdır) şeklinde ifade edebileceğimiz bu harici siyaset düsturunun diploması sahasındaki ilk neticesi, Avrupa’nın en mühim kısımlarından başka Amerika’da bile arazisi bulunan İspanya kralı ve Almanya İmparatoru Charles-Quint beşinci Karlos’un (İmparator) unvanını Türk hükümetinin kabul etmemesinde gösterilebilir.
Charles Quint’in o sırada Avusturya hükümdarlığında bulunan kardeşi Ferdinand, Türklerin fethetmiş oldukları Macaristan üzerinde bir takım haklar iddia ederek İstanbul’a elçiler göndermiş ve bu elçiler 1530 senesi Vezir-i Azam İbrahim Paşa’nın huzuruna kabule edildikleri zaman kendilerine sulh şartı olarak dünyada Osmanlı padişahından başka bir kimsenin (İmparator) unvanını taşımasına müsaade edilmeyeceği için (Vilayet-i İspanya kralı olan Karlos’un) Almanya’dan çekilmesi ve (onun valisi olarak karındaşı Ferendus)’un da her türlü iddiadan vazgeçerek Türk hakimiyetine girmesi şartından bahsedilmiştir.
Kanuni’nin 23 sene Nişancılığında yani o zamanki teşkilata göre Hariciye Nazırlığında bulunmuş olan meşhur tarih yazarı Celalzade Mustafa Çelebi’nin “Tamakatü’l-Memalik”’inde Charles Quint’ten bahsederken:
“Çevresindeki bir takım yalaka adamlarının nitelemesi ile imparator geçinir!” demesi işte bu milli siyaset düsturundan dolayıdır. Kanuni’nin 938-1532’deki (Alman seferi)’nin en mühim sebeplerinden biri de işte budur. Bu “Beşinci sefer, sefer-i hümayun”da takip edilen maksat Avrupa’yı fethedip doğrudan doğruya Türk idaresine almak değil, Türk üstünlüğüne karşı gelebilecek hiçbir kuvvet bırakmayarak tekmil Avrupa üzerinde umumi bir hegemonya kurmaktır.
Seferden sonra 1533 senesinin 22 Haziran Pazar günü akdedilen İstanbul analaşması bu maksadı kısmen temin etmiş ve Kral Ferdinand Osmanlı padişahını “Baba ve metbu” tanıdıktan başka kardeş diye hitab ettiği vezir-i azamla da eşit sayılmayı kabul etmiştir. Charles Quint’in idaresinde bulunan bütün devletler namına Türk hegemonyasına resmen boyun eğmesi kardeşi Ferdinand’dan 14 sene sonra 1547 tarihinde akdetmek mecburiyetinde kaldığı muahede üzerinedir. Bu ağır muahede mucebince her sene “ Mart ayının evvelinde” Türk hazinesine otuz bin altın haraç verilmesi Kararlaştırılmıştı.
Charles Quint’in Almanya İmparatorluğu tasdik edilmediği için “Vilayet-i İspanya kralı Karlo” unvanıyla iktifa mecbur olmuş bu muahede ahkamı Papalık makamıyla Venedik cumhuriyetine ve Fransa ile Avusturya Kralları da bu anlaşmanın içine dahil edilmiş ve Avrupa üzerinde bir Türk hegemonyası kuran böyle bir anlaşmayı bile karşı tarafın dilek ve ricası üzerine “kemal-i inayet-i Padişahane ”sinden dolayı kabul buyurduğundan bahseden Kanuni bu şerefli vesikayı o senenin 23 Şaban Cumartesi günü tasdik etmiştir.
Kendisini yeryüzünün yegane imparatoru ilan eden Sultan Süleyman’ı bu büyük dava uğrunda giriştiği hegemonya seferleri esnasında Protestan mezhebini neşre çalışan Luther’in vaizlerinde Türklere mukavemeti Allah’ın kuvvetlerine karşı gelmekle bir tuttuğu ve bir taraftan da Avusturya topraklarından birçok ailelerin muntazam ve adil bir idare altında insanca yaşayabilmek için Türk illerine=Turana hicret ettikleri ve hatta bu muhaceretler bir asır kadar devam ettiği için daha sonraları 1631 tarihinde Budin beylerbeyi Hasan Paşa tarafından Payatin Eszterhazy’ye zulümden vazgeçilip bu muhaceret cereyanına bir nihayet verilmesi hakkında ihtarnameler bile gösterildiği muhtelif vesikalarla sabittir.
Tabii artık hükümdarlar hükümdarı ve insanlık haklarının muhafızı vaziyetine geçen Kanuni ile dünyada ondan başka imparator olamayacağını ilan eden hükümeti nazarında bütün yer yuvarlağı bir tek Kızıl-Elma ve onun bulunduğu coğrafyada Turan haline gelmiş demektir.
Bu büyük fikir Kanuni’nin ölümü ile sönmüş değildir Ondan sonra da devam ettiği için, onun torununun torununun oğlu olan ve on yedinci asrın başlarında dört sene saltanat süren Genç Osman’ın Lehistan seferinde bile bu eski Türk ülküsünün başlıca etken olduğu çağdaş belgelere dayanarak yazılmış önemli bir eserle ortaya konmuştur.
Birinci Ahmet, Birinci Mustafa ve İkinci Osman devirlerinde İstanbul’da bulunmuş üç Fransız elçisinin evrakına dayanan (Madame de Gomez)’in 1734’te ikinci cilt olarak çıkan (Histire d’Osman) ismindeki eserine göre, “Genç Osman” denilen dahi çocuğun Lehistan seferi Baltık denizine çıkmak, orada donanma kurup hem Akdeniz’den hem Baltık Denizinden Avrupa’yı abluka altına alarak İtalya üzerinden kıtanın ortalarına doğru yürümek imkanlarını temin için açılmıştır!
Her halde bu heybetli proje, “sultan-ı alem”in yer yuvarlağına hala bir Kızıl-Elma nazarıyla baktığını gösterir.
Eski Türk nesillerinin bir gün mutlaka varılacağından bahsettikleri Kızıl-Elma, Osmanlı çöküşünün başlarında artık unutulmaya başlamasından itibaren çürümeye yüz tutmuştur. Bilhassa azamet devrinde elde edilen Kızılelmaların çöküş devrinde birer birer elden çıkması, milli ideal sınırlarının nihayet devlet hududuyla birleştirmiş ve işte o iki hudut birleştiği anda Kızıl-Elma büsbütün çürüyüp gitmiştir! Artık Osmanlı İmparatorluğu’nun son gününe kadar yegane endişesi mevcudun muhafazasından ibarettir.
İnsanlığın hayvanlıktan en büyük farkı, ideal ihtiyacında gösterilebilir. İnsanın karnı gibi kafası da acıkır ve bu manevi açlığı ancak bir ideal doyurabilir. Memleketlerinde milli bir ülküden mahrum kalan birçok insanların tıpkı ithalat eşyası gibi hariçten gelen ecnebi ideallerine sarılmaları işte bu tabiat kanununun en tabii neticesidir. Osmanlı idaresinin çöküş asırlarında ve bilhassa Tanzimat’tan itibaren hiç takdir edemediği gerçek hakikat budur.
Bazen, Turancılık hareketi olarak da adlandırılan Türkçülük hareketinin gelişmesini tayin etmiş bulunan amilleri şunlardır:
- XIX. Asırdaki çok çeşitli milli hareketlerin ortaya çıkışı (Rum, Alman, İtalyan, Slav, Ermeni, Arap): Bunların birçoğu doğrudan-doğruya Osmanlı İmparatorluğuna yönlendirilmiş bulunmakta idi.
- Osmanlı İmparatorluğunun uğradığı hezimetler ve bunların neticesi olarak Balkanların, Afrika’nın ve nihayet Asya’da Suriye, Arabistan, Irak ve Musul’un kaybolması. İmparatorluğun toprak parçaları birer birer elden çıktıkça, Anadolu’daki Türk unsuru, yalnız nüfus bakımından değil, aynı zamanda devletin emniyet ve selameti bakımından da istinad edilebileceği yegane temel unsur olarak gittikçe ehemmiyet kazanmış oldu.
- Türkoloji'nin ilerlemesi: Türkiyat, Türk milletlerinin listesini verdiği gibi, bu milletlerin dil yakınlığının da ortaya koyup, eski Türklerin tarihini aydınlatmakta idi.
- Rusya’da öncelikle bir Türk-Tatar İslam, münevver sınıfının teşekkülü ile 1905 hadiselerinin Rusya’daki Türk Medyasına verdiği hız. Ali Hüseyin-zade (Bakü), Yusuk Akçura (Kazan), Ahmet Ağaoğlu (Karabağ) gibi şahsiyetler bu hareketi kuvvetle canlandırmakla kalmamış, hatta Türkiye’deki Türklerden gelen büyük desteği de yönlendirmişlerdir.
XX. asrın başında Türkiye’de üç siyasi görüş mevcuttu: İslamcılık, Garpçılık ve Türkçülük. Bu görüşlerin serbestçe münakaşası (1902-1903 senelerinde) Kahire’de çıkan Türk adlı gazetede yapılmıştı. Türkçülük görüşü, Yusuf Akçura tarafından temsil ediliyordu. Onun “Üç Tarz siyaset” adlı kitabı, bu harekete ait programın gelişmesinde mühim bir rol oynamıştır. Akçura, Osmanlılığı, Türklerin imtiyazlarını kısmak gayretinde bulunduğundan ve İslamların haklarını tanıyan Müslümanlığa karşı hareket ettiğinden dolayı tenkit ediyordu. Diğer taraftan da Pan-İslamizm (İslamcılık) gayri müslimleri kızdırıp, bazı Avrupa devletlerinin mukavemetine maruz bırakıyordu. Müellif, en büyük engel olan Rusya’nın, diğer devletlerin yardımıyla bertaraf edilebileceğini düşünerek Pan-Türkizm’i ilan etti.
Aynı Türk gazetesinde Akçura’nın tezi, Osmanlılık adına liberallerden Ali Kemal tarafından tenkit edildi ve Ahmed Ferid tarafından da hayalle uğraşmakla itham olundu; zira ona göre, İslamcılığın tatbik kabiliyeti yoktu. Pan-Türkizm ise, henüz ortada görünmüyordu.
Temmuz 1908 ihtilalinin patlak vermezi üzerine önce Osmanlılık (yani, bütün unsurlar için maddi bir Osmanlı vatanı) fikri galebe çaldı; daha senesi dolmadan, İttihat ve Terakki Fırkası, Osmanlı imparatorluğunu teşkil eden unsurların uzlaşmaz temayüllerinin mevcudiyetine kanaat getirdi. Türkçülük hareketi hızla gelişmeye başladı.
24 Kanun-ı Evvel 1908 tarihinde İstanbul’da bütün Türk kavimlerinin ahval ve efalleri’ni tetkik etmek üzere Türk Derneği kuruldu; ancak bu cemiyetin alakası, hakikatte, Yeni Lisan, Genç Kalemler vb. mecmualarda münakaşa edilen lisan meselelerine inhisar etti; 1911 tarihinde, ilmi faaliyetin genişletilmesi maksadıyla (Turan Neşr-i Maarif Cemiyeti) adıyla Turancılık cemiyeti kuruldu ve Kanun-ı Evvel’de Yusuf Akçura tarafından idare edilen Türk Yurdu dergisinin birinci sayısı çıktı. 25 Mayıs 1912 tarihinde ise, Türk kültürü ile uğraşmak üzere Türk Ocakları kuruldu.
Aynı sıralarda, önce Selanik’te (1909) faaliyet gösteren ve 1910’da İttihat ve Terakki Fırkası’nın merkez heyetine aza seçilen Ziya Gökalp, daha sonra çalışmasına İstanbul’da devam etti (1912). Gökalp, Türklüğün kanında yatan hatıraları, bir seri manzum neşriyatı ile uyandırmağa çalıştı. O, esrarengiz Tûran memleketinin manevi varlığını temsil eden Türk idealini şu yolda terennüm ediyordu: “Oğuz Han’ın oğulları Turan memleketini asla unutmadılar”.
Turan, Attila, Farabî, Uluğ Bey, İbni Sina gibi büyüklerle birleştirildi: “Türklerin vatanı ne Türkiye’dir ne Türkistan, onların memleketi büyük ve ebedî Tûrandır”.
Ziya Gökalp nazariyesi şu formülde tecelli ediyordu: (kültür Hars bakımından ) Türkleşmek, İslamlaşmak, (medeniyet bakımından) modernleşmek. Onun nazariyelerinin sistematik izahı “Türkçülüğün esasları” adlı kitabında bulunmaktadır. Bu kitap, müellifin ölümünden bir sene önce Ankara’da (1339=1923) basılmıştır. Bu kitapta Turan mefhumu, tatbike de müsait manada değişikliğe tabi tutulmuştur.
Ziya Gökalp, milleti, müşterek dil, din, ahlak ve estetik müesseseleriyle birbirlerine bağlanan fertlerden mürekkep bir topluluk olarak tarif eder. Turan, Türk, Moğol, Tonguz, Fin ve Macar milletlerini içine alan bir halita değildir. (Ziya Gökalpe göre) Turan tabiri münhasıran Türk kabilelerini içine alan bir kelimedir. Türklerin birleşmeleri ancak merhale merhale gerçekleşecektir. Türkçülüğün ilk hedefi, Oğuz Türklerinin, yani Türkiye Türkleriyle, Azerbaycan’daki, İran ve Harizm’deki Türkmenlerin harsî birliğidir. Bunların siyasî birlikleri şimdilik göz önünde tutulmamaktadır; fakat gelecek hakkında hiçbir şey söylenemez. Diğer taraftan Tatarlar, Özbekler ve Kırgızlar kendi harslarının yaratmak ve ayrı-ayrı teşkil etmek yolunda ilerleyecek olurlarsa, kendi adlarını muhafaza edecekler ve o zaman Turan kavmî bir camia teşkil eden bu saydığımız milletler hesabına birleştirici umumi bir tabir vazifesini görecektir.
Turan romantizmi, sırf edebî sahada türlü akisler bırakmıştır; bu cümleden olarak Ahmed Hikmet’in Altın Ordu, Halide Edif’in Yeni Turan 1913, Aka Gündüz’ün Muhterem katil, Müfide Ferid’in, Ay demir’i zikredilebilir.
Birinci Cihan Harbi esnasında Osmanlı imparatorluğunu idare eden İttihat ve Terakki Fırkası hiç olmazsa Müslümanlara ait hususta resmen Osmanlılık siyasetini ilan ile Türkiye’nin Türkleşmesini gerçekleştirdi.
Türkiye İçinde ve Dışında Türkçülükten Turana Doğru Süleyman Paşa’dan sonra, Necip Asım ve Veled Çelebi, Türkçülük fikrinin öncülerinden oldular. Ahmet Mithat Efendi’nin Beykoz’daki yalısında, Cuma toplantılarında bu fikri geliştiriyorlardı. Yabancı ilim adamlarının, Türkoloji sahasındaki çalışmaları da, Türklüğün gelişmesinde rol oynamıştır.
Ondokuzuncu Yüzyılın ortalarında, Kırım’ın Bahçesaray’ının Gaspıra Köyünde, ileride Türk dünyasının büyük ideoloğu ve idealisti olacak bir çocuk dünyaya gelmişti. Orta tahsiline Rus askerî mekteplerinde devam eden bu çocuk, Rus milliyetçiliğinin ve Panislavizmin ortasında yarının Türkçülüğünün ilk damlalarını, özüne dolduruyordu.
Girit’de, Türkler’in Rumlar tarafından öldürüldüklerini duymuş, bir arkadaşı ile birlikte gizlice Odesa’da vapura binmişti. Pasaportsuz olduğu anlaşılınca yakalanıp ailesine teslim edilmişti. Artık Rus mektebine dönmemiş, bir müddet Türk mekteplerinde Rusça öğretmenliği yapmış, sonra da Paris’e gitmiştir.
İsmail Beyin, “Tercüman” adlı gazetesi, 1883’de, yarısı Rusça, yarısı Türkçe olarak çıkmağa başlamıştır. Gazetenin şiarı, “Dilde, fikirde, işte birliktir”. Bütün dünya Türklerinin aynı ağızla konuşmaları, “Boğaziçi’nin sandalcısından, Kaşgar’ın devecisine kadar” aynı kelimelerle anlaşmaları, ortak bir edebî dilin doğması, fikir birliği doğuracak ve ona dayanan “İş”, “hareket”, “aksiyon”, yani dünya Türklerinin birliği doğacaktır.
Rusya’nın Müslüman ve Türk tebaası üzerinde ihtisas sahibi sayılan Misyoner İlminsky ve Profesör Simirnov gibi nüfuzlu müsteşrikler, gazetenin yayımlanmasına izin verilmesinin “siyasî bir hata” olduğunu söylüyorlardı Öte yandan, Rus gizli polisi Okhrana’nın bir raporunda, adı geçen gazetede ve bu yolda yürüyen diğer Türk gazetelerinde görülen İslam propagandasının, Pan-Türkizmi örten bir perde olduğu söyleniyordu.
Gaspıralı İsmail Bey, karısının ziynet eşyaları, evindeki eşyaları satarak, gazetesini çıkarmağa devam etti. “Tercüman” ın kapatılması için birçok teşebbüsler olduysa da, İsmail Bey’in zekâ, maharet ve enerjisi bütün Türk ve İslâm düşmanlarının entrikalarına mukabele ile yirmi otuz milyonluk Türk kitlesinin kendi dilinde çıkan bu ufacık haftalık yegâne gazetenin yayınının devamını sağlayabilmiştir”
Türklük ve Müslümanlığa sıkı sıkı sarılarak, Batı’nın ilim ve tekniğini alma şeklindeki sentezi ve diğer fikirleri, Türkiye Türklerinden başka, Kırım, Kazan, Azerbaycan ve Türkistan Türklerine de tesir etmiştir.
İsmail Bey’i takip eden birçok Türkçü ve Turancı yetişti: Yusuf Akçura, Hüseyinzâde Ali Bey, Ağaoğlu Ahmet Bey, Sadri Maksudi (Arsal), Zeki Velidi (Togan), Abdullah Battal (Taymas) ve diğer birçok düşünür ve hareket adamı. 1905’de yapılan Rus-Japon harbinden sonra, Rusya bir ideoloji kazanı haline gelmişti. 1917 yılına kadar süren bu çalkantı esnasında Türkler, ne yazık ki bir şey elde edemediler. Duma’daki (Rus meclisindeki), kongrelerdeki çalışmalar neticesiz kaldı. Türk ve İslam topluluklarının, Rusya’nın her yerinden gönderdikleri temsilcilerle yapılan bu kongrelerde alınan kararlar, hayata geçirilemedi. Türk topluluklarının birazda kabileci davranışları Büyük Turanı kurmalarına mani idi. Bilhassa Rus Çarlığının çöküşü sırasında, tutulacak yolda anlaşma sağlanamadı. Kimi muhtariyet, kimi federasyon fikrinde oldu; Akılsızca mahallî millîyetçilik yapıldı.. Gaspıralı İsmail Bey başta olmak üzere, Kırım ve Kazan Türklerinin ve Azerbaycan Türklerinin Turancı görüşle yaptıkları çalışmalar semeresiz kaldı.
Gökalp, 1918 yılında “Yeni Mecmua”da yazdığı, “Rusya Türkleri Ne Yapmalıdır” başlıklı makalesinde, “kabile şuurlarının” “marazi hadise” olduğunu, onun terk edilerek, yerine “millî şuur” un getirilmesi gerektiğini söylüyordu. Fakat iş işten geçmişti. Orta Asya’da, “Birlik Tuvı”, “Uluğ Türkistan”, “Türk Söz ve El Bayrağı”, “Turan”, “Hürriyet” gazeteleri “Bütün Türklük” ve "Büyük Turan" fikrini işlemeğe başlamışlarsa da Ruslar, Türk ülkelerini bir bir işgal etti, Enver Paşa ve Basmacıları yok edildi. Bu fikirler öldürülememiş, sadece çok sert tedbirlerle, su yüzüne çıkması önlenmiştir. Çolpan’ın şiirleri hâlâ hafızalardadır. Hepsinin ümidi Anadolu Türklüğünün bir gün Kızılelma’ya ulaşacağında ve Büyük Turanı kuracağındadır.
1908’lerden itibaren, Türk Derneği, Türk Ocağı ve Türk Yurdu etrafında gittikçe gelişen Türkçülük, Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilmiştir. Prof. Zeki Velidi Togan, Ziya Gökalp’ı “Türkçülüğün manevî rehberi olarak kabul etmeliyiz” diyor ve şunları ekliyor: “Yanlışları, eksikleri varsa tamamlamalıyız” Gökalp’ın geliştirdiği Türkçülüğü, kültürel esasları üzerinde yürütmek, siyasetten uzak tutmak faydalı olur. Ancak, Türk dünyasının kurtuluşu ve birliği de, bir ideal olarak gönüllerde yaşamalıdır tıpkı Kızılelma Ülküsü Büyük Turan gerçeği gibi.
Büyük Turan Devletini, Oğuz Han kurmuştu. Ondan sonrakiler bu yüce devleti değişik hanedan isimleri ile ayakta tutmaya çalıştılar. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Avarlar, Hazarlar, Peçenekler , Kumanlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar, ve daha onlarca büyük Turani Dünya Devletinde sabit olan değişmeyen tek unsur Millettir yani Türk Milletidir ve tabi olarak dillerinin Türkçe olmasıdır. Devlet ve hanedan isimleri gelip geçici olmuş değişmiştir zaten bunun bir önemi de yoktur.
Esas olan Millet ve onu var eden ülküsü dür. Bu sitede yer alan “Genel Türk Tarihi” mahiyetindeki büyük çalışmaya “Türk Turan Tarihi “ismini vermemiz deki maksat şudur:
Türk tarihi ve milletinin bir bütün olduğunu, beş bin yıl önceki Oğuz Hanın bir çerisi ile bu günkü bir Türk askerinin yada halktan birinin mahiyet farkının olmadığını, onu farklı kılanın yüreğindeki Kızılelma’yı yitirmiş olması yada Büyük Turan düşüncesini beyninden atmış olması olabileceğini vurgulamaktı.
Yüreğimizdeki Kızılelma ülküsü ve beynimizdeki Büyük Turan düşüncesi ile Kuzey Sibirya’dan Mançurya’ya yada Amarika’nın öteki ucunda bulunan Turan Soylu bir Kızılderili şefinden, Yemen illerinde kalmış Türkçe konuşmakta inat eden Anadolu Türkü Şeyh efendiye kadar biz büyük ama çok büyük bir milletiz.
Büyük Turan Devleti denince de zaten bu büyük Milletin bulunduğu mekan ve yüreği anlaşılmalı.
« Önceki ::

